27/3/2009 - Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri
> Yazan: Doğan Cüceloğlu > > Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim > üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir > kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu > özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; > gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir > öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. > Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir > pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk > aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda > özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi > yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar > toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. > > Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra > öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin > psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam > ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak > istiyor. > > Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders > çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım > öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti: > > 'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? > > 'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini '< BR>> > 'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin? > > Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan > kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul > edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda > Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.' > > Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir > insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi. > > O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının > erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe > verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, > hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım. > > 'Nasıl yani?' dedim. > > 'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu > bildiği için, üniversite öğrencisi ol unca, yetimhaneden iki çocuğa > ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; > onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. > Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, > hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri > ona bakıyor.' > > Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en > yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış > görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki > pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile > ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama > baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? > Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak > büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin > içinde yet iştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı. > > Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los > Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. > Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını > sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak > isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum; sizinle > tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta sonra > San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba > yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra > yoluma devam edebilirdim. > > Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme > gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber > verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long > Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında > Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada > buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en > ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. > > Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten > dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un > torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar > doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış > olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi > konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de > babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. 'Evet, > biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben > de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz', dedi. > Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan > psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz > hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra > kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra > onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür > ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki > öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz > çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına > inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, > 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı > ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes > yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu. > > O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu. > > Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin > ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasi fik ülkeleriyle ticaret > yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme > havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği > belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon > çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, > Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için > helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu > olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle > açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa > geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar > çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler > ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş. > > Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik > verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar > önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, > bir 'keşke' olmayacak. > > Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?' > > 'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa > zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. > Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden > biliyorsun?' diye sordum. > > 'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha > doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu. > > Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın > karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, > kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce > kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim > yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna i çim yandı. Ve son durak > olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. > > Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle > ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, > verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne > yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin > içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun > davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde > yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. > Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen > varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye > layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN 'ı beslenir. > > Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek > istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı > zih insel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel > mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye > yoğrulur. > > Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş > boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN 'dır. > > > Doğan Cüceloğlu
|