"woelfin" İçinde Aramak İstediğiniz Konunun Anahtar Kelimesini Giriniz

 
woelfin by woelfin



} td { font-family: "Trebuchet MS"; verdana, arial, sans-serif; font-size: 9pt; line-height: 1.7; color: #333333; } td.title { border-bottom: 1px solid #DEDEDE; } td.leftside { padding: 10px; padding-left: 0px; text-align: justify; } td.rightside { padding: 10px; border-left: 1px solid #DEDEDE; line-height: normal; } div.avatar { float: left; margin: 5px; margin-left: 0px; margin-bottom: 0px; } h2 { font-family: "Trebuchet MS"; verdana, arial, sans-serif; font-size: 20pt; color: #444444; margin-bottom: 12px; } h3 { font-family: "Trebuchet MS"; verdana, arial, sans-serif; font-size: 14pt; color: #444444; margin-bottom: 2px; } font.gray { color: #AAAAAA; } div.author { margin-top: 3px; margin-bottom: 6px; } a:link { color: #000066; } a:visited { color: #000066; } a:hover { color: #000066; }

woelfin by woelfin

Image Hosted by ImageShack.us

Bir Kadın

Kategori: Makaleler

Bir kadin çocuktur aslinda. Çocuk gibi davranmayi sever. 
Erkegin kendisine bir çocuga gösterdigi sefkati göstermesini de ister. 
Bir çocugu oksar gibi incitmekten korkarak oksamalidir erkek kadini.
Ama her kadin çocukça da olsa dinlenilmesini, dikkate alinmasini ister.
Yani birkadinin çocukluk yapmasina izin vereceksiniz, ama asla onu
bir çocuk olarak görmeyeceksiniz.
 
Bir kadin güçlüdür aslinda. Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.
Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasini sevmez. Ister ki erkegin
gücü kendisine huzur versin. Kendi kendine yapabilecegi seylerin bile
erkegin yapmasini bekler. Böylece hem daha kadin oldugunu hissedecektir hem de erkeginin ne kadar güçlü oldugunu görecektir. Ancak kadini gücünü göstermek istediginde onu engelleyemezsiniz. Yapmak istedigi bir sey varsa mutlaka yapar.
 
Bir kadin sevgilidir aslinda. Içinde her zaman sevgiyi tasir.
Sevdiklerinden kolay kolay ayrilamaz. Sevdiklerini kolay kolay
kiramaz.Zor sever ama tam sever. Bir kadinin tam anlamiyla sevebilmesi için yüreginin kabul ettigini beyninin de kabul etmesi gerekir. Ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsiniz. Belki kolayca yüregine girebilirsiniz.
 
Ancak beyninde yer etmemisseniz her an terk edilebilirsiniz.
Sevmedigi halde terk etmeyen kadinlar da var elbette. Bunun nedeni
ise engelleyemedikleri "acimak" duygusudur.
 
Bir kadin yalnizdir aslinda. Hiçbir zaman kadini bütünüyle elde
edemezsiniz. Kendisine ait bir dünyasi vardir ve orada hep
yalnizdir. O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez. Hiçbir anahtar o

dünyanin kapisini açamaz. Yalnizlik onun siginagidir. O siginaga ne
zaman girecegine, ne kadar kalacagina hep kendisi karar verir. Siginaktayken oradan çikmaya zorlarsaniz onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.
 
Bir kadin çilgindir aslinda. Neler yapabilecegini erkek akli
hayal bile edemez. Yaraticiliginin siniri yoktur. Ama bunu ortaya
çikartmak için hayatinin erkegini bekler. Hoyratça harcamaz
yaraticiligini. Sadece erkegine saklar. Bir kadinin gerçek erkegi olmayi
basarabilmisseniz çok sanslisiniz demektir. Çünkü yasaminiz asla siradan olmayacaktir.

Bir kadin hayattir aslinda. Çünkü hayatin içinde olan her sey
ancak kadinlar oldugunda anlam kazaniyor. Yemek yemek, su içmek bile. Bir kadinin elinden içtiginiz suyla kendi kendinize bardagi doldurup içtiginiz su arasindaki lezzet farkini anlayabiliyormusunuz?
 
Anliyorsaniz ne mutlu size.

Anlamiyorsaniz, ne yazik ki yasamiyorsunuz.
 
 CAN DÜNDAR

4/3/2006

Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Image Hosted by ImageShack.us

Senai Demirci'den

Kategori: Makaleler

Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.

Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.

Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.

Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.

Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.

Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.

Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...

Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.

Allah’ı çok sevmiştim.

Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.

Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.

Ama beni sevmesini isterdim.

İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.

O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

Biz dede-torun değildik.

Beni sevmiyordu.

Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.

Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.

Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

 

Sonra büyüdüm.

 

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

 

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

 

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

 

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

 

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

 

Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

 

Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

 

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

 

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

 

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

 

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

 

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

 

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

 

Dindarları sevdim.

 

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

 

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

 

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

 

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

 

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

 

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

 

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

 

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

 

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

 

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

 

Hálá da değilim.

 

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

 

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

 

Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

 

Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

 

Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

 

Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

 

Tanrı’dan bir beklentim yok.

 

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

 

Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

 

Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

 

Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

 

Affetmezse de gücenmeyeceğim.

 

Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

 

Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

 

O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

 

Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

 

Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

 

Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.

30/1/2006

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Image Hosted by ImageShack.us

Ölüme ve hayata dair...

Kategori: Makaleler

 

Aristoteles bir yazısında ırmakta yaşayan küçük canlılardan söz eder:

Ömürleri bir gündür.

Bunlardan sabah 8'de ölen genç ölmüş sayılır; akşam 5'te ölen ise yaşlı...

Montaigne ünlü "Denemeler"inde sorar:

"Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Sonsuzluğun, dağların, nehirlerin, yıldızların, ağaçların yanında bizim hayatımızın uzunu - kısası da böyle gülünçtür."

* * *

Son yılların en gözde akımlarından biri "uzun yaşam hırsı"...

Modern tıp, ömrün sınırlarını zorlayan buluşlar elde ettikçe, tarihi boyunca "ölümsüzlük iksiri"nin peşinde koşmuş insanoğlunun iştahı kabarıyor.

"Antiaging" denilen "yaşlanmayı geciktirme" iddiasındaki hücre tedavileri, hormonlar, ilaçlar, diyetler hep aynı hedefin peşinde:

Ölümü erteleyebilmek...

Biraz daha fazla yaşayabilmek....

* * *

Haşmet Babaoğlu da yazdı:

"Modern insanın uygarlığın temeline koyduğu her tuğla, onu ölüm fikrinden biraz daha uzaklaştırıyor".

Köylerde göz önünde, hayatla iç içe "yaşayan" mezarlıklar, kentte varoşlarda ıssızlığa terk ediliyor.

"Dirilerin şehri, ölülerin şehrini kovuyor".

O, günler süren taziye dayanışmaları bitti; internetten mezar yeri ayırtılabiliyor artık... Cenazeler bir şirkete emanet edilip apar topar defne gönderiliyor; camide ayaküstü sohbet ediliyor, telefonla kabre çiçek gönderiliyor, sulama işi 3 - 5 kuruşa mezarcılara havale ediliyor.

Ve sonra herkes ölümü hafızasından silip "hayata", işinin başına dönüyor.

İnsanoğlu yüzyıllar boyu tevekkülle teslim olduğu ecelle dalaşıyor.

Azrail'e posta koyuyor.

* * *

Ne yalan söyleyeyim, ölümcül bir diyetle tüm dünyevi zevklerden uzak durarak, sağlık merkezlerinde gençlik aşıları vurularak hayata biraz daha tutunmaya çalışanların nafile çabası, Aristo'nun ömrü bir gün süren küçük canlılarının "bahtsızlığını" hatırlatıyor bana...

"Sağlıklı yaşam"a bir diyeceğim yok, ama "geç ölüm ihtirası", "Ne için" sorusunu getiriyor hatıra...

"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş mütevekkil bir davetli gibi kalkıp gidemiyoruz?"

"Niçin hayat meşalesini, yenilere devretmekte böyle zorlanıyoruz?"

"Bunca yıl yapamadığımız neyi yapmak için ölüme direniyoruz?"

* * *

Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına asıldığı günden beri tartışma konusu olan o ayet yüzünden yazdım bunları:

"Her canlı ölümü tadacaktır".

Kimi "Malumu ilana ne hacet" diye karşı çıkıyor yazıya; kimi "İşe giderken insanın aklına eceli sokup moral bozmanın alemi yok" diye...

Oysa benim ayetin devamında okuduğum mesaj gayet basit:

"Nasıl olsa sonunda buraya geleceksiniz. Yan yana ve eşit büyüklükte çukurlara gömüleceksiniz. Size bahşedilen hayatı doğru dürüst yaşamaya bakın".

Ayeti böyle okuyunca, daha çok hayatta kalmak uğruna daha az "yaşayan"ların hali size de komik gelmiyor mu?

Kainatın uçsuz bucaksızlığı karşısında, ha sabah 8, ha akşam 5, ("Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra") ne fark eder ki?

* * *

Yine Montaigne ile bitirelim.

"Hayatın değeri, uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır. öyle uzun yaşamışlar vardır ki, pek az yaşamışlardır. Doyasıya yaşamak, yılların çokluğuna değil, sizin coşkunuza bağlıdır".

Can Dündar

22 Haziran 2005, Çarşamba   

29/1/2006

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Image Hosted by ImageShack.us

Mavi Bir Düş

Kategori: Makaleler

"Kitlesel turizm"in başlangıç tarihi olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasını gösteriyor kaynaklar... Cihan harbinde sağanak gibi yağan bombalar, insanlara hayatın kısalığını öğretmiş. Ve ertenenen düşler, yollara dökülmüş ondan sonra...

Türkiye'de "güneyin keşfi" de, aşağı yukarı aynı dönemde, yine benzer bir bela ile başlamıştır. Tarihçi-yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı, 1925'te Resimli Hafta'da çıkan bir öyküsünden dolayı İstiklal Mahkemesi'nce Bodrum'da kelebentliğe mahkum edilince Halikarnas'ı keşfetmiş, daha sonra "Halikarnas Balıkçısı" takma adıyla yazdığı yazılarla da bu keşfini kitlelerle paylaşmıştır.

Bu yaz ben de kendimi "Halikarnas Balıkçısı"nın güzergahında mavi bir sürgüne çıkardım.

* * *

Sabah gazetelerle başlayıp, gece televizyonların kapanış haberleri ile biten günlerle örülü bir yıl boyu bunca felaketi soluduktan sonra sakin bir yolculuk, yaraların sarıldığı bir tedavi seansı gibi geliyor insana...

... Telaşlı kör dövüşlerinde kısa bir devre arası...

Ne "çılgın geceler", ne tüyler ürperten haber bültenleri, ne sinir bozucu yorumlar, ne gereksiz telefonlar, ne cıs-tak müzikler, ne sıkıcı animatörler...

... Hayatın, neredeyse tamamen unuttuğumuz bambaşka renklerini, tatlarını, kokularını hatırlatan bir küçük mola...

O molada Akdeniz'i gezdim biraz...Balıkçı'nın dediği gibi, "Sanki gezmedim mavi bir düş gördüm".

Meğer ne çok olmuş gökyüzüne doyasıya bakmayalı... Geceyarısı ansızın kayan yıldızlardan dilek tutmayalı... Oltaya takılan tombul palamudu paylaşmayalı...

Usta bir nakkaşın elinden çıkmışçasına harikulade işlenmiş koylar boyunca, topu topu üç-beş gün süren masmavi bir yolculuk sardı yaralarımı...

Bütün öfkesini kusa kusa giden bir yüzyılın finalinde, hiç beklenmedik, sessiz bir güverte köşesindeydi özlediğimiz "huzur"...

Kozalaklarını sulara sarkıtarak denize bakan binlerce çamdaydı.

Güzelim burunların ardına saklanmış, yüzlerce sürpriz koydaydı.

Gece, saman yolunun kucağında, ahşap bir teknenin iniltilerini dinleyerek dalınan uykudaydı. Sabah alacasında dağların sınır boyları pembeleşirken uğurlanan yıldızdaydı.

Deniz gözlüğüyle bakınca o gizemli derinliğin ıssızlığında buldum huzuru... Süngerlerin sarısında, yosunların arasındaydı...

... Çivit mavisinden, cam göbeğine, oradan laciverde kadar mavinin bütün hünerlerini göstererek fener alayları gibi dalgalanan denizdeydi.

Denizin yüzyılların içinden taşıyıp kulağımıza fısıldadığı efsanedeydi.

İçimizdeydi...

* * *

Sonra bitti!

Her güzel şey gibi çabuk geçti.

Issızlığın ülkesini geride bırakıp "medeniyet"in "kara" sularına girdik. Akdeniz'in tuzunu genzimizde, tenimizde saklayarak karaya yaklaştık.

Teknenin ardında ak köpüklerin arksı başladı.

Bir klakson cazırdadı uzaktan... Bir taverna homurdadı. Bir telefon çaldı. Radyo son havadisleri verdi. Kara manşetler, çatık kaşlarla karşılamaya çıktılar sahilden...

Rüzgar dindi. Deniz sindi. Ak köpükler söndü.

"Kara göründü" diye haber ettim kendime... "Kapkara göründü..."

Merhaba medeniyet...!

Can Dündar

14 Eylül 2005, Çarşamba   

29/1/2006

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Image Hosted by ImageShack.us

Uçurum

Kategori: Makaleler

Geceyarısıydı.

Arabadaydım.

Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internet'e yayılmış bir öyküyü anlatıyordu. Kulak kesildim:

"Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında oturan adam, yaprakların dökülmesini hüzünlü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:

'-Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız'.

Yüz hatları gerildi Winkelman'ın:

'-İngiltere'de bu ameliyatı yapabilecek doktor var mı' diye sordu.

'-Amerika'da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm' dedi doktor; 'Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor'.

Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Otele giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça itiyordu.

Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow'un İngiltere'de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.

Polis, böyle tanınmış bir doktorun neden 'Winkelman' adı altında, Londra'nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu".

* * *

Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahında gazeteler Reve Favaloro'nun intihar haberini duyurmuşlardı.

Favaloro, 1967'de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Arjantinli cerrahtı. Buenos Aires'teki muhteşem villasında kalbine sıktığı tek bir kurşunla son vermişti hayatına....

Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşunlayarak susturması ne trajik bir final...!

Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçirdikten sonra çekildiği makyaj odasında sessizce ağlayan bir palyaço gibi... çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman...

İnsanın sözü geçmez, gücü yetmez bazen kendine...

En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsınız...

Diline doladığı herkesin iç dünyasını kalemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keşmekeşi tariften acizdir.

Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrıyı sorgulamaya başlamış bir din adamı kadar çaresiz, kıvranır insan...

Yalnızlık korkusunu bastırmak için ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova'nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi,

...ya da cehennemi bir cephede gün boyu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi,

...en yakından tanıdığı zaafı, en güvendiği yanına yakıştıramaz insan:

...ve kendini en bildiği yerinden vurur:

Kalpse kalp; beyinse beyin...

...bir kurşunla durur.

* * *

Çünkü en beteridir kendiyle savaşanların, kendine yenilmesi...

İnanmadan din adamı olarak kalamazsınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesaretsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir yarayla kalplere şifa taşıyamazsınız.

Bu kuşatmayı yarmak için o "zaaf"larınızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına...

İnsan, kendine rağmen gider o zaman...

...gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kollarına koşar.

Bazen uluorta, bazen yapayalnız,

...uçsuz bucaksız bir boşluğa akar...

Malum; "uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar."

Can Dündar

14 Ekim 2005, Cuma   

29/1/2006

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı













Arkadaşlarım

ertugrultasci
kartopum
masal
onurhan1907
hayattan
E.YÜKSEL ÜSTÜNER
cicibisiiy
unutmabeni
clematis
tekeli
uzaklardan
buzprens
nesrin32
blogekle
nergizcankul
eyust
yildizim2
calinus
hobibloglari
nancy1
firdevs
woelfin Barış
bigblog
dingorevlileri
mavisevdalar
caycicegi
/


The Hunger Site









fiskos banner





OUR BEAUTIFUL HOUSE&GARDEN


Sitenize Eklemek için

woelfin by woelfin

online