Üç Hikaye, üç ders. Müthiş...
Üç Hikaye, üç ders. Müthiş...
1 Ders 1. Adamın biri tam duşa girmek üzeredir ve karısı da duşunu almış olarak kabinden çıkmaktadır ki, kapının zili çalar. Kapıya kimin bakacağı konusunda ufak bir tartışma sonrasında kadın pes eder. Üzerine bir havlu alarak merdivenleri aşağı iner ve kapıyı açar. Gelen eşinin arkadaşı x'tir.
Kadın daha selam veremeden x "havlunuzu üzerinizden yere düşürürseniz size anında 300 Euro veririm" der.
Kadın bir müddet tereddüt eder, ancak havlunun düğümünü açarak havlunun düşmesini sağlar. X ona bakar ve 300 Euro verir ve söze devam eder: "Antrede doğabilecek ufak bir tensel yakınlık için size 500 Euro daha verebilirim, hem de derhal" der.
Önce şaşkın, fakat daha sonra adrenalinin verdiği heyecan ve alacağı para ile yapabileceklerinin anlık hayaliyle kısa bir duraksamadan sonra kabul eder.
Yaşamış olduğu olayın ve kısacık bir süre içerisinde edinmiş olduğu ufak servetin heyecanıyla merdivenleri yukarı çıkarak banyoya geri döner.
Hala duşta olan eşi ona kimin geldiğini sorar. "Arkadaşın x" diye cevap verir kadın.
"Çok iyi, ona borç verdiğim 800 Euro'yu getireceğini söylemişti, onu getirdi o zaman."
1. hikayeden çıkartılacak ders :
Eğer bir ekipte çalışıyorsanız bilgiyi saklamayın, paylaşın. Karar mekanizmasında belirleyici olabilir. Böylece yanlış anlaşılmaların ve dışarıya karşı kötü duruma düşmenin önüne geçebilirsiniz.
Hikaye 2 Ders 2 :
Aracının direksiyonuna geçip kiliseye gitmek üzere yola koyulan rahip yolda yürümekte olan bir rahibeye rastlar. Aracını durdurur ve kiliseye kadar onunla gelmek isteyip istemediğini sorar. Kadın arabaya biner ve bacak bacak üstüne attığında bacaklarının güzelliği ortaya çıkar.
Rahibin gözü kayar ve bakayım derken kısa bir süre için aracın kontrolünü kaybeder. Aracı tekrar kontrol altına aldıktan sonra sağ elini rahibenin bacağı üstüne koyar. Rahibe ona bakar ve şöyle der : "Rahip, 129. ayeti hatırlıyor musunuz ?" Utançtan kıpkırmızı olan rahip derhal elini çekerek rahibeye özürlerini sıralar. Bir müddet sonra aklı tekrar karışır ve rahibenin bacağına tekrar dokunur vites değiştirme bahanesiyle ve rahibe aynı soru ile karşılık verir : "Rahip, 129. ayeti hatırlıyor musunuz ?"
Utancından yine kızaran rahip elini çeker ve "af edersin kardeşim, insanoğlu zayıf düşebiliyor" der.
Kiliseye vardıklarında rahibe arabadan iner ve tek kelime söylemeksizin, ancak çok manalı bir bakış fırlatarak kaybolur. Rahip aceleyle içeriye koşturur ve bir İncil alarak 129. ayeti açar okumak için
129. ayet şöyle demektedir : İleriye gidiniz, daha yukarlarda arayınız. Orada güzellikler bulacaksınız.
2. hikayeden çıkartılacak ders : Görev alanınızla ilgili her zaman bilgili olun, aksi taktirde fırsatları kaçırabilirsiniz.
Hikaye 3 Ders 3.
Pazarlamacı, şef sekreter ve personel müdürü bir öğlen paydosunda lokantaya doğru yürümektedirler. Parktaki banklardan birinin üzerinde sihirli bir lamba bulurlar. Lambayı ovarlar ve gerçekten de lambadan cin çıkar.
"Aslında kişiye 3 dilek hakkı veriyorum ama sizler üç kişi olduğunuz için hepinizin birer dileğini gerçek yapacağım" der cin.
Şef sekreter arsızca atılarak "önce ben" diyerek sıranın önüne yerleşir.
"Bahamalarda, muhteşem bir sahilde tatil yapmak istiyorum. Tatilim hiç bitmesin ve hiçbir dert hayatıma girmesin" diye dileğini ifade eder. Ve hoop, ortadan kaybolur.
Şimdi de pazarlamacı atılır ve "şimdi sıra bende" der.
"Hayallerimdeki kadınla Tahiti sahillerinde Pina Colada içmek istiyorum" der ve hoop, o da ortadan kaybolur.
"Şimdi sıra sende" der cin Personel Müdürüne. "bu iki salağı öğleden sonra işlerinin başında görmek istiyorum" der personel müdürü.
3. hikayeden çıkartılacak ders : Üstünüz olan birinin her zaman için önce konuşmasına izin verin
|
|
27/3/2009
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
EVLİLER OKUMALI... EVLİ OLMAYANLAR DA...
EVLİLER OKUMALI... EVLİ OLMAYANLAR DA...
Can Dündar'dan...
Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum ayni zamanda da... Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma inanmamaktan geçiyor.
Evliliği toplumun dayattığı şekilde yasamamaktan... Nedir bu dayatmalar?
Erkeğin muhakkak kadından yasça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi...
Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmalı ki, kadına 'hot' dediğinde oturmalı kadın... Yâda yumuşatıyorlar;
-Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı...
Eğitimde de böyle... Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı...
EŞİM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne 'hot' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü...
Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,
-'Ooo Can bey kapmışınız çıtırı' esprilerine muhatap dahi oldum.
EŞİM 3 ÜNİVERSİTE BİTİRDİ; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..
Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım... Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der Halil Cibran...
Bunu unutmadık biz.
Ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sene.
O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o 'haklisin bitanem...' dedik,
Öfke bitip fırtına durulduğunda 'ama bi de böyle düşün' de dedik fikrimizi savunurken.
Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta...
Asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık..
Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadık da ama...
Sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven'... Ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardı daima...
Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede...
Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık...
Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında...
Gece yarısı kapı açıldı esim;
-'Ne yapıyorsun burada?' diye sordu kapının eşiğinden, 'uyuyorum' dedim buz gibi bi sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastıkla... 'kay yana' dedi daracık yatakta. 'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi...
Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek...
Ve bence doğrusu da bu...
Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç.
Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize...
Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu b elki de 41 inci çift olacaktık o listede...
Ama oyunun kurallarını biz koyduk... Nede olsa bizim oyunumuzdu oynanan...
Evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence...
Topluma kulaklarını tıkayarak hem de... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle...
Sadece gönlünüzden geçtiğince...
Dediği gibi Ataol Behramoğlu'nun;
'...Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana...
CAN DÜNDAR
Hayat kısa gelen bir battaniye gibidir. Yukarı çekersin ayak parmakların isyan eder. Aşağı çekersin omuzların titrer. Ama yine de, neşeli insanlar dizlerini karınlarına çeker, rahat bir uyku uyumayı başarır...
|
Diğer Windows Live™ özelliklerine göz atın. Sadece e-posta iletilerinden daha fazlası Windows Live™ Photos ile fotoğraflarınızı kolayca paylaşımı. Sürükle bırak
|
27/3/2009
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz...
Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama Yarım saat erkene kurulsun saatin. Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin.. Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin... Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin... Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin. Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart, Çek kızarmış ekmek kokusunu içine, Bak güzelim kahvaltının keyfine. Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis, Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin.. Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile. Sonra koş git işine, dünden, önceki günden, Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla, Ohhh şöyle bir hafifle Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa... Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak Çiçek görürsen kokla ,köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al. Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi? Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor.. Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak. Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun.. Saklama tabakları, bardakları misafire Sizden ala misafir mi var bu dünyada Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil, Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının.. Gece evinde, dostların olsun Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun.. Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun? Ama en önce ve illa ki sağlık olsun! Can Yücel
|
27/3/2009
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri
> Yazan: Doğan Cüceloğlu > > Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim > üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir > kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu > özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; > gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir > öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. > Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir > pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk > aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda > özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi > yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar > toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. > > Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra > öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin > psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam > ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak > istiyor. > > Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders > çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım > öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti: > > 'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? > > 'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini '< BR>> > 'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin? > > Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan > kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul > edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda > Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.' > > Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir > insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi. > > O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının > erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe > verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, > hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım. > > 'Nasıl yani?' dedim. > > 'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu > bildiği için, üniversite öğrencisi ol unca, yetimhaneden iki çocuğa > ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; > onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. > Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, > hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri > ona bakıyor.' > > Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en > yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış > görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki > pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile > ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama > baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? > Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak > büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin > içinde yet iştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı. > > Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los > Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. > Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını > sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak > isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum; sizinle > tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta sonra > San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba > yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra > yoluma devam edebilirdim. > > Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme > gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber > verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long > Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında > Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada > buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en > ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. > > Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten > dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un > torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar > doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış > olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi > konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de > babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. 'Evet, > biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben > de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz', dedi. > Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan > psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz > hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra > kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra > onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür > ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki > öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz > çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına > inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, > 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı > ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes > yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu. > > O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu. > > Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin > ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasi fik ülkeleriyle ticaret > yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme > havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği > belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon > çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, > Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için > helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu > olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle > açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa > geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar > çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler > ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş. > > Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik > verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar > önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, > bir 'keşke' olmayacak. > > Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?' > > 'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa > zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. > Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden > biliyorsun?' diye sordum. > > 'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha > doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu. > > Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın > karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, > kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce > kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim > yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna i çim yandı. Ve son durak > olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı. > > Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle > ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, > verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne > yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin > içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun > davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde > yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. > Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen > varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye > layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN 'ı beslenir. > > Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek > istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı > zih insel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel > mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye > yoğrulur. > > Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş > boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN 'dır. > > > Doğan Cüceloğlu
|
27/3/2009
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Bu Belki Son Günündür...
Adam, telaşlı, öfkeli bir halde hanımına bağırıp, çağırıyordu. Babalarının sesini duyan iki çocuk ise yataklarından kalkıp salona gelmişti. Babalarının öfkesini görünce, korkmuş, sinmiş halde birer koltukta sessizce oturup kalmıştı. Adam, çocuklara, hanımın üzüntüsüne aldırmadan söylenip duruyordu; -Söyledim değil mi, söyledim. Bu gün toplantı olduğunu, açık mavi gömleği ütülemeni söyledim. “Kahverengi gömlekle gidiversen nolur!”muş. Bu gün sunum yapacağım, karamsar bir görüntü mü vereyim, dinleyenlerin içi kararsın, bu da projeye verecekleri oyu etkilesin! Bunu mu istiyorsun? -Tamam bey, bitti işte. Adam açık mavi göleği hışımla aldı; -Bitti, tabi bitti ama ben geç kaldıktan sonra bitmiş neye yarar. Hanımı çocukların korkmuş yüzlerine baktıktan sonra, yine eşini sakinleştirmeye çabaladı; -Dün bundan da geç çıkmıştın, vakit var, yetişirsin. -Anlamıyor ki, anlamıyor ki. Bu gün sunumu ben yapacağım. Herkesten önce gitmeliyim ki, gelecek önemli konuklara ‘Hoş geldi’ demeliyim. Adam bir sürü söz daha söylenerek, bağırarak çıktı, arabasını çalıştırıp uzaklaştı. Hanımı, direksiyon başında da öfke saçan eşinin halinden endişelendi, “Bir kaza yapmasa bari…” Eşi uzaklaşınca, çocuklarının yanına gidip sarıldı, rahatlatmaya çalıştı. -Madem erkenden kalktınız, hemen size sultanlara layık bir kahvaltı hazırlayıp getireceğim. Mutfağa geçti, zihnindeki huzursuzluğu dağıtmak için hemen neşeli müzikler çalan bir radyoyu açtı. Ocağa haşlamak için yumurta koydu, cezvede süt ısıtmaya başladı. Masaya zeytin, peynir, reçel koymayı da ihmal etmedi. Biraz sonra çocuklarına seslendi -Kahvaltınız hazııır! Çocuklar kahvaltıya otururken, radyoda müziğin birden kesilmesi dikkatini çekti. Son dakika haberi anonsuyla, radyonun sesini biraz daha açtı. Radyo’da zincirleme bir kaza haberi vardı. Ayrıntılarla biraz sonra birlikte olacağız demişti spiker ama kazanın yerini söylediği andan itibaren o sandalyesine yığılıp kalmıştı. Spikerin bahsettiği kaza yeri, kocasının her gün işe giderken geçtiği dörtlü kavşaktı. Eşinin bu kavşaktaki trafikten şikayetçi olduğunu, her sabah yoğun bir trafik olduğunu söyleyişi aklına geldi. “Geç kaldım diye acele edip acaba o da…” Aklına gelen düşünce içini daha da yaktı, hemen ayağa kalktı. -Çocuklar, unutmayın ocağa yaklaşmak yasak. Kahvaltınızı yapıp salona geçin, oynayın. Benim acil bir yere uğramam gerek, kapıyı da kimseye açmayın tamam mı? Çocukları uslu, söz dinler olduğu halde, çok kısa süreli de olsa evde yalnız bırakmak zorunda kalsa tekrar tekrar tembihte bulunurdu. Sokağa çıkmak için üzerine bir şeyler aldı, cebine de bir taksi parası aldı. Kapıya yöneldiğinde kocasının bu kazada ölmüş olabileceği endişesiyle kabaran yüreğine daha fazla dayanamayıp, ağlamaya başlamıştı. Göz yaşlarını çocukları görmesin diye, açık olan mutfak kapısına sırtını dönmeye özen gösteriyordu. İçindeki acının kocasının ölmüş olma ihtimali kadar, giderken kendisini kırması ve çocuklarının önünde bağırıp çağırmasından da kaynaklandığını anladı. Oysa her zaman böyle öfkeli değildi. -Eğer ölürse, çocuklarım babalarını, son gördükleri haliyle mi hatırlayacak? Kalp kıran, öfkeli bir baba olarak mı kalacak akıllarında? Kapıdan çıkarken, çocuklarına bir kez daha seslenecekti ama artık akan gözyaşları saklanamayacak haldeydi. Hemen kapıyı açıp dışarı çıkmak için hamle yaptı ama karşısında kapıya doğru adım atmakta olan kocası vardı. Adam, bir an karısının ıslak yanaklarına baktı; “Haberleri mi dinledin?” diye sordu. Hanımı, konuşamadan sadece başıyla onayladı. Adam, önce sarıldı, sonra eşinin yanaklarını sildi. Hanımı zorlukla sordu; -Hani önemli bir toplantına geç kalmıştın, niye döndün? -Kaza benim hemen yakınımda oldu. O anda toplantıdan daha önemli bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Eğer o kazada ölseydim… O anda çocuklar da yanlarına gelmiş, babalarının yine öfkeli olabileceğini düşünerek, annelerinin yanında durmuştu. Adam, bütün içten, samimi gülümsemesiyle çocuklarını yanına çağırdı, boyunlarına sarıldı, yanaklarından öptü. -Ben bu gün büyük bir hata yaptım ve evden çıkarken, sizleri ne kadar sevdiğimi söylemeyi unuttum. Böyle önemli bir şey unutulur mu hiç. Ne yapalım, ben de geri döndüm. Yazan : Ahmet Ünal ÇAM
|
27/3/2009
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Çocuğunuzun gözüyle bakmak....ÇOK DUYGULANDIRAN BİR YAZI
>Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini yapmamak > >için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince ilgileniyor, çalışma > >şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak hiçbir gelişme yoktu. Adeta > >inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin > >kazandırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe yaramadığını > >gördükçe paniğim artıyordu. > >> >Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğim den çalabildiğim > >her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her konuştuğumda büyük > >bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. 'Kızım acaba geri zekalı mı' diye > >düşündüğüm oluyor, bu düşünceler yüzünden beynimin zonklamasını geçirmek > >için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum. > > > >O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında, kızıma > >heceleri sök! türebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımı > >da tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup, silktim ve > >minicik yanağına hatırladıkça utandığım' bir tokat attım. Yanağı > >kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için minik dudaklarını > >sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi ilerliyordu. > > > >> >Sessizliği bozan ben oldum. > > > > >'Neden? Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret göstermiyorsun? > >Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin > >veriyorsun?' > > >Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, 'Çünkü ben okumak > >istemiyorum' diye > >haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum. Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği > >olacağını düşledim biricik kızım, benim, ben öğretmen Emine Özgenç'in kızı > >'Okum! ak istemiyorum' diye bağırıyordu. > > > > > >Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde 'Neden?' diye sorabildim. > > > > > >'Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız > >bırakıp işe gitmeyeceğim, Çalışmayacağım, Ben sadece anne olacağım.' > > > > >Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, > >bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya çalışıyordum. Evet > >bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım söylüyordu. 'İnsan şimdi bayılmaz da > >ne zaman bayılır' di ye düşündüm. Sanki, birden, gözlerimin önünde bir > >sinema perdesi açıldı ve acı bir film oynamaya başladı. Yozgat'ın Nohutlu > >Tepesi'nde, o her çıkışımda hiç bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki > >bir türlü ısıtamadığım evi hatırladım. > > > > >12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıld! ığı gibi) hiç anlayamadığım > >bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine götürülüşü. Aylarca tutuklu > >olduğu halde mahkemenin bir türlü başlamayışı. Yıllarca süren ve benim, > >eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra bile anlamadığım > >mahkemeler. Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsun'a, anneme bırakmam. > >Bakıcı ve anaokulu masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki > >kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında > >koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle > >yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni çağırıp, 'Bak > >Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula > >getirmeye başladı. Burası çocuk yuvası değil ki. Bir daha kızını okula > >getirme' deyişi. O günden sonra iki buçuk yaşındaki kızımı o koskoca, o > >sopsoğuk evde, yalnız başı! na bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için > >Allah'a yalvarışlarım. Acıkır ve susar diye etrafa bıraktığım su > >bardakları ve yiyecekler. Her akşam eve döndüğümde yavrumu bir köşede > >battaniyenin altında büzüşmüş buluşum. > > > >'Yavrum, iyi misin? Korktun mu?' diye sorunca, 'Korktum, ağladım, ağladım, > >yoruldum, sustum, sonra yine ağladım' diyerek boynuma sarılışı. Bir film > >şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. Bir türlü filmin sonu > >gelmiyordu. > > > > >Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak > >zorunda kalmıştım. > > > > > >O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert > >etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı. Açmadığı > >gibi sesinin bütün gücüyle 'Anne' diyerek ağlıyordu. 'Kızım, ben annenim, > >aç kapıyı' dedikçe o 'Hayır sen ! annem değilsin. Sen kurtsun. Beni > >yiyeceksin' diye feryat ediyordu. Ne söyledimse inandıramadım. Dinlediği > >bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve > >ağlıyordu. Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim. > >> >Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı > >kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi'nde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum > >feryat figan ağlıyordu. Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan > >komşuma bir yandan olayları anlatıyor, bir yandan balkona doğru > >koşuyordum. Bir sandalye bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki evimin > >balkonuna ulaştım. Ben, 153 santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye > >yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü > >kattaki evimin balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen > >bir el beni yukarı çekti. Balkonun kapısı p! ek sağlam olmadığından, kilidi > >kolayca açıp içeri koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını > >bacaklarının arasına sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, > >sarıldım... Göz yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece > >'Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti' diyebiliyordu. O gün öğleden > >sonraki ilk dersimi kaçırdım. Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma > >götürdüm. Önce müdür muavini, sonra müdür tarafından azarlandım ama hiç > >cevap vermedim. Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar > >müdürün birden susup özür dilemesine sebep oldu. > > > > >Evet bu acı film bitecek gibi değil. Kızımın sesiyle irkildim. > > > > >'Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu. Feryat etmiyor > >sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan duyduğu > >rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüm! e. Hayatımın hiçbir anında > >böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi böylesine > >hırpalamamıştı. > > > > >Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran yanağını öptüm. > >Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek > >istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri bulmalıydım. Ama nasıl?.. Bu > >allak bullak beyinle nasıl? > >> >Öğlece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü bulabildim. > >> > > >'Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir anne olmak > >istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak, okursan, bilgili > >olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda değilsin ki. Sen de > >evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin' diye devam eden > >birçok cümle sıraladım peş peşe. Kızım ikna olmuş görünüyordu. Ertesi! gün > >okuldan geldiğinde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. > >Kızım, okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten > >saklamıştı. > > > > > > >Öğretmeni şaşkındı. 'Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar ilerleme > >kaydedebilir?' diye soruyordu. Bu sorunun cevabı öyle uzun ve anlaşılması > >öyle güçtü ki... O an susmak, en güzel cevaptı çünkü bu sorunun cevabını > >ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik. > > > >Şimdi kızım, Gazi Üniversitesi'nde işletme okuyor. Anadilini çok iyi > >okuyup, yazdığı gibi iyi derecede İngilizce de biliyor. En önemlisi bir > >kadının hangi şartlarda olursa olsun çalışması ve ekonomik özgürlüğünü > >elde etmesi gerektiğine inanıyor. En güzeli de her fırsatta 'Canım annem > >diye sarılıp yanaklarımdan öpüyor. Ben de onun, daha önce 'o utandığım > >tokatla' ! kızart tığım yanağından öpmeye özen gösteriyorum.
|
27/3/2009
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Dört Mevsim
Bir zamanlar 4 Oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş. Böylece her birini uzak bir yerde duran Ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş. İlk oğlan Kışın gitmiş, İkincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın ve sonuncusu sonbaharda. Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne görüklerini sormuş. İlk Oğlan Ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi. İkinci oğlan Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı dedi. Üçüncü oğlan başka fikirdeydi .Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti. Sonuncu Oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtti. Yaşlı Adam Oğullarına hepsinin haklı olduğunu söyledi. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti. Onlara bir Ağacı veya bir İnsanı kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Ya da neye sahip olup olmadıklarını ..... Gerçekleri ancak sonunda 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz . Eğer kışın vazgeçersen, İlkbaharın nimetinden olursun, Yazın Güzelliğinden ve Sonbaharın bütünlüğünden de... Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin. Hayatınızı bir mevsim (bir dönem) yüzünden yargılamayın....
|
27/3/2009
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
KAHVE ÇEKİRDEĞİ
Bir zamanlar, her seyden sürekli sikayet eden; her gün hayatının ne kadar berbat oldugundan yakınan bir kız vardi. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savasmaktan, mücadele etmekten yorulmustu.
Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karsısına. Genç kızın bu yakınmaları karsısında,meslegi asçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.
Bir gün onu mutfaga **ürdü. Üç ayri cezveyi suyla doldurdu ve atesin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya baslayınca, bir cezveye bir patates, digerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye basladi. Kız da hiçbir bir sey anlamadıgı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karsılasacagı seyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabırsızdi ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya basladı.
Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altındaki atesi kapattı. Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabaga koydu. Ikincisinden yumurtayı çıkardı, onu da bir tabaga koydu. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana bosalttı.
Kızına dönerek sordu: - Ne görüyorsun? - Patates, yumurta ve kahve? diye alaylı bir cevap verdi kızı. - Daha yakından bak bir de dedi baba, patatese dokun.
Kız denileni yaptı ve patatesin yumusamıs oldugunu söyledi. Aynı sekilde,yumurtayı da incele. Kız, kabugunu soydugu yumurtanın katılastıgını gördü. En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi. Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadiyla bir gülümseme yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir sey anlamamıstı:
- Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?
Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı sıkıntıyı yasadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı. Ama her biri bu sıkıntı karsısında farkli tepkiler vermislerdi.
Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumusamıs ve güçten düsmüstü.
Yumurta ise çok kırılgandı; dısındaki ince kabugun içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın içi sertlesmis katılasmıstı.
Ancak, kahve çekirdekleri bambaskaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri degistigi gibi suyu da degistirmislerdi ve ortaya tamamen yeni bir sey çıkmıstı.
- Sen hangisisin? diye sordu kızına. Bir sıkıntı kapını çaldıgında nasıl tepki vereceksin?
Patates gibi yumusayıp ezilecek misin?
Yumurta gibi, kalbini mi katılastıracaksın?
Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, basına gelen her olayın duygularını olgunlastırmasına ve hayatına ayri bir tat katmasına izin mi vereceksin?
Hepinize kahve tadında bir yaşam dilerim.
|
|
27/8/2008
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Beş Top
Beş top.... Rahmetli Üzeyir GARiH yıllar önce Çukurova'ya gelmiş, Adana'da İş adamları toplantısında bir konuşma yapmış. Bugünlerde yaşanılan ilişkileri görünce... Şöyle demiş rahmetli GARiH; "Hayat havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyundur. Bu toplardan sadece bir tanesi lastik ,diğer 4 top ise camdandır. Bu toplar; işimizi, ailemizi, sağlığımızı, dostluklarımızı ve benliğimizi temsil etmektedir. Belirttiğim gibi bu 5 top içinde bir tek iŞiMiZ lastik bir toptur. Düşürürsek zıplatabiliriz. Ancak diğer 4 top camdan yapıldığından düşerse KIRILIR, yerine konulamazlar. Bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız. Oysa hepimiz o lastik topu tutabilmek uğruna diğerlerini KIRIP dökmez miyiz?
|
23/6/2007
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
SEVGİLİSİNİN DUYGUSUZ OLDUĞUNDAN YAKINANLARA BİR HİKAYE
|
Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni aksam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi. Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti. Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı. Bitmeli dedi içinden,her gün bu tatsız uyanış bitmeli.’ Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden sekile giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, simdi de bekletmemeliydi. İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yasıyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; ’Bulutlar bizim yasayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...’
BULUSMA VAKTI... Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karsıdan kız arkadaşının geldiğini gördü. Simdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş’a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar. Genç kız,sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti. Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını... Beşiktaş’a geldiklerinde bir cafe de oturdular. Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini. ’Bana bir şey mi söylemek istiyorsun’ diye sordu. Genç adam gözlerini kaçırarak ’Evet’ dedi. Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek ’Söylesene, ne diye bekliyorsun’ dedi. Genç adam içini çektikten sonra ’Sence biz nereye kadar gideceğiz?’ diye sordu. Genç kız, ’Bunu sorma gereğini niye duydun?’ diye yanıt verdi. Genç adam söze başladı... ’’Birkaç ay önce aksam 23:00 civarında sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana ’Sırası mi simdi canim yaa, isin gücün yok mu?’ demiştin. Biliyor musun o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin. Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meralin ’Sen şanslısın, sevgilin sana bakar’ sözüne ’İşim yok da sana mi bakacağım, annen baksın’ demiştin. Hatırladın mı?’’
DUYGUSALLIGI SEVMEM... Genç kız, ’Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta bakici gibi göründüğümü de kimse söyleyemez’ diye yanıtladı. Genç adam güldü, ’Evet canim haklisin. Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakici, hemşire falan olamazsın. ’ Genç adam devam etti... ’Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç... Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her aksam her gece yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz. ’ Genç kız anlamıştı, ’Yani ne istiyorsun benden sair olmamı mı? ’ Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü. ’Hayır’ dedi, ’Sair olmanı istemiyorum. Olamazsın da... BIZ AYRILMALIYIZ. Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak.’ Genç kız şaşırmıştı, ’Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.’ Genç adam iç çekerek ’Hayır canim, sen beni sevdiğini sanıyorsun. Eğer beni sevseydin simdi başka şeyler konuşuyor olurduk’ dedi. Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek ’Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur...’ dedi. Genç adam ’Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve uzun zaman da olacağını sanmıyorum’ yanıtını verdi. Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada Artık iki yabancıydılar. Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, ’Kalkalım istersen’ dedi.
Genç adam ’Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin’ diye yanıtladı. Genç kız ’Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim’ diyerek elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç adam: ’İstersen arkadaş kalabiliriz’ dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar.
’BEN DOGRU YAPTIM..." Genç adam doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp ise gidecekti, uyumalıydı. Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah 7’de saatin ziliyle uyandı. Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı. Yorgun olduğu için Duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı, şunlar yazıyordu:
"SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM, HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA, BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM, BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM, SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM, BIR TEK SENI SEVDIM, VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM, ELVEDA BIRTANEM..."
Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın besinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı, telefonu Yabancı bir ses açtı. Genç adam ’’Nalan’ la görüşebilir miyim?’’Dedi. Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de... ’Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu. Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini asmıştı....’
YIGILIP KALDI... Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının İki katini çekiyordu simdi. Olduğu yerde yığılıp kaldı...
Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede. Doktorlardan biri diğerine karsıdaki hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt verdi...’Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış. Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdiği numarayı aradım. Numara 3 ay önce iptal edilmiş. Gelen mesajlarda bir şiir var. Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladığım Kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş...
"ÇEVRENIZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜN DEN O KADAR EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE HERSEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR..." |
|
|
26/5/2007
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|


Arkadaşlarım








Sitenize Eklemek için
|